Selda Alkor: İstanbul’daki konut fiyatları inanılmaz yüksek

Selda Alkor: İstanbul'daki konut fiyatları inanılmaz yüksek

Türk Sineması'nın en önemli kadın starlarından Selda Alkor hayatı ve kariyeri ile ilgili projemlak dergisine çok özel açıklamalarda bulundu. Selda Alkor, İstanbul'da son dönemde yapılan bazı projelerdeki fiyatları duyunca donakaldığını ifade etti.

05 Nisan 2017 - 17:42 - Güncelleme: 06 Nisan 2017 - 20:49

Yeşilçam'ın Hanımağa'sı Selda Alkor, İstanbul'da son dönemde fiyatlarını takip edebildiği bazı projelerdeki fiyatların aşırı yüksek olduğunu söyledi. Selda Alkor, kariyeri boyunca 100'e yakın filmde başrol oynadığını kazandığı birikimle sadece Levent'te bir dairesinin olduğunu açıkladı. Alkor, İstanbul'daki konut fiyatlarını duyunca öylece donakaldığını söyledi. Alkor, "Rakamlar telaffuz edilince inanır mısınız benim çenem aşağı düşüyor, bu rakamlar inanılmaz boyutta, bu paraları nereden buluyorlar, benim milyonlarım olsa bir rezidans dairesine o kadar parayı vermem" dedi.

İşte projemlak dergisinden Sümeyra Kırca ve Mehmet Aksel'in ünlü sinema oyuncusu Selda Alkor'la yaptığı o röportaj:

Selda Hanım evlilikle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Şimdi evlilik ilk dönemde müthiş bir duygusallık, bir his, her açıdan seni bir araya getiriyor ve aşağı yukarı 10-15 sene bu duygu içerisinde bu evliliği götürüyorsun. Yeni evliler derler ya işte bu 10-15 senelik evliler yeni evlilerdir. Ondan sonra evliliği renkli tutmak lazım, renkli tutabiliyorsan bir 20 sene daha geçebilir. 

Mesela...

Hala sevgiliymiş gibi hareket etmek, sürprizler yapmak, eşinin istediği ya da düşündüğü bir takım sürprizlerle onu mutlu etmek. Bir kadın ya da erkeği mutlu etmek adına yapılabilecek şeyler. Mesela ben yeni evliyken muhakkak eşim seyahate gidiyorsa valizinin her katına cebine notlar koyardım. Bir çiçek ya da mektup göndermek gerekiyorsa gönderirdim eşim de benim için aynı şeyi yapardı bunun gibi... Mesela bir seyahat organize edebilirsin. Evliliği eskitmeyeceksin. Şöyle böyle derken zaten 30 sene gidiyorsun. Sonra çok önemli bir kavram arkadaş kalmak, arkadaş olabilmek, yani her sıkıntını derdini anlatıp birlikte çözüm bulmaktan keyif aldığını hissettirebiliyorsan, 30 sene sonra 50 senelik evliliği garantiledin demektir. Sonra evlilikte seni aldatıyor gibi bir durum olursa kesinlikle üstüne gitmeyeceksin. Erkekler bu konuda hasta bir defa. Her erkek aldatıyor, ben bakıyorum etrafıma, -annem babama güvenmem derdi, ben de babama güvenmem diyorum.

Babanız çapkın bir adam mıydı peki Selda Hanım?

Babam gençliğinde çok çapkın bir adammış. Çok güzel ve çok çapkın bir adammış aynı zamanda efsane de bir adammış ama annme hiç ihanet ettiğini sanmıyorum. Ben zaten 13 yaşıma basarken babamı kaybettim. 16 yaşımda annemi kaybettim. Babamla çok kısa bir beraberliğimiz oldu o kısa beraberlikte babam çapkınlık yapacak yaşı geçmişti zaten, böyle bir şey yapacağını sanmıyorum.

Bu durum olgunlaştırdı mı peki sizi?

Çok küçük yaşlarda hem annemi hem de babamı kaybettim. Muhakkak ki erken ölümler her çocuğun hayatına olgunluk getiriyor. Özlem duygusu ile birlikte olgunlaşıyorsunuz.

FİLMLERİMİ HEP YALNIZ YAPTIM

Oyunculuk yaparken anne baba desteğinin eksikliğini hissettiğiniz oldu mu?

Olmuyor, olmadı ben aramadım. O biraz da senin karakterinle ilgili, sen ayaklarının üzerinde sağlam durabiliyorsan dünyaya bakışın sağlamsa gerisi hiç mühim değil. Hep duyardık bilmem kimin annesi hep setlerde diye ben hiç bunun zorluğunu yaşamadığım gibi kimse benim için sete de gelmedi. Ben filmlerimi hep yalnız yaptım.

Biz dışarıdan bir gözlemci olarak söylüyoruz, sizin jenerasyona karşı toplumda ayrı bir saygı var, insanlar sizi başka bir seviyor...

Biz onlara çok güzel, çok özel şeyler verdik yıllar boyunca. Verdiğimiz her şeyden mutlu oldular çünkü tek eğlenceleri sinemaydı. Sinemadakilerin yerlerine kendilerini koyarlardı. O beyaz perdede oynayanlar biz değildik aslında onlardı.

Peki siz şimdiki yeni jenerasyona eğitim vermeyi düşünüyor musunuz?

Oyunculuk eğitimi verilemez bir defa oyunculuk tamamen içgüdüsel bir şeydir. Konservatuarda bir takım vücut dillerinin nasıl kullanılacağı öğretilebilir. Bu dilleri kullanırsın. Bu ancak konservatuarda öğrenilen bir şey. Sesini nasıl kullanacaksın, jest ve mimiklerini nasıl kullanacaksın ancak sinemaya alaylı olarak girenlerin birçoğu büyük kabiliyet sahibi insanlar. Hatta ilk filmlerinde hiç rol yapmazlar en doğal halleridir, yönetmen şurada otur der oturur. Ben oyunculuğu sinemada birlikte rol aldığım usta oyunculardan öğrendim. Ayhan Işık, Sadri Alışık gibi büyük oyuncuları, sinemaya yıllarını vermiş insanları gözlemleye gözlemleye kendi yolunuzu seçiyorsunuz. Kadın oyuncuların isimlerini veremiyorum çünkü onlarla hiç oynamadım, ne Türkan Hanım, ne Hülya Hanım, işte ismi sayılan diğer hanımefendilerle birlikte olamadık. Onun için onlardan bir şey öğrenemedim.

Biz şunu da fark ettik, siz ekranda nasılsanız normal hayatınızda da öylesiniz, yeni jenerasyon oyuncularda bunu göremiyoruz. Sanatçı topluma rol model olmak durumunda mıdır?

Hayır, öyle bir şey yok. Oyuncular yaptıkları işin dışında senin benim gibi bir insan. Biz onları nasıl anıyoruz, ekranda yaptıkları işlerle. Diyelim ki Kıvanç Tatlıtuğ, bayılıyoruz mesela ama neyle anıyor millet, Aşk-ı Memnu’daki Behlül’le. -Aman bak Behlül geliyor- diyorlar. Ne Behlül’ü Kıvanç Tatlıtuğ o anlatabiliyor muyum. Asmalı Konak’tan beni görünce –Ooo Sümbül Hanım geliyor, Hanımağa’m geliyor diyorlar. Demek ki insanlar bizi oynadığımız karakterle özdeşleştiriyor. Onun dışında zaten Selda, Kıvanç, Ayşe, Fatma’yız. Ben öyle görüyorum. Burada da kazandığınız sevgiyi saygıyı kaybetmemek adına özel hayatınıza dikkat etmek durumundasınız. Biz 40-50 yıl süren bu sevgiyi ve saygıyı böyle elde ettik.

Türkiye’ye özgü bir durum ama değil mi?

Evet, Türkiye’ye özel bir durum. Dünyada bizimle aynı mesleği yapan insanlar bunu çok önemsemiyor. Orada oyunculuğunuzla varsınız. Özel hayatınızda ne yaşadığınız ne yapımcıların ne de seyircilerin çok önemsediği bir şey değil.


EN SON DUDU ANA'YI OYNADIM

En son hangi yapımda rol aldınız?

En son sinemada Mahpeyker Kösem Sultan’ı oynadım, televizyon filmi yaptım geçen sene TRT’ye Dudu Ana isminde. TRT’nin son derece güzel bir konseptiydi. İsmi 100 Yıllık Mühür. İlk 5 yapım Çanakkale’de mücadele eden erkekleri son 5 yapım da kadınları anlatıyor. Ben de Kahramanmaraş’lı bir anne, kocasını ve 2 oğlunu şehit vermiş bir anneyi oynadım. En küçük oğlu -Ben de gideceğim Çanakkale Savaşı’na diyor- Dudu ana, izin vermiyor -Hakkımı helal etmem- diyor ama oğlu onu dinlemeyip gene gidiyor. Gidince oğlu savaşa, kadına karabasanlar basıyor her gece rüyalar görüyor, kalkıyor o kadar yolu yürüyerek Kahramanmaraş’tan Çanakkale’ye gidiyor. Yolda başına onca iş geliyor. Sonunda muharebenin yapıldığı noktaya geliyor, Kızılay çadırına giriyor, karşılıyorlar Dudu anayı; o dakika oğlunun orada olduğunu hissediyor. Ahmet diyor, bir bakıyor oğlu orada yaralı yatıyor. Güzel bir hikayeydi benim hep oynamak istediğim bir hikayeydi.

ŞARKICI OLSAM İYİ OLABİLİRMİŞ

Var mı yeni sinema projeleriniz?

Yok. Ben düşünüyorum da bize gelen bir teklif yok. Bu biraz da yapımcının elinde olan bir şey. Yani yapımcılara ancak isim sunabilirsin. Şimdi yerden mantar gibi oyuncu var, bir sürü ajans var. Herkes kendi oyuncusunu sokmaya çalışıyor. Para kazanacaklar neticede. Artık bizlerden illa Selda Hanım’ı, Türkan Hanım’ı, Hülya Hanım’ı al diyecek halleri yok. Bizim dönemimizden çok da yapımcı kalmadı. İşte Türker Bey var o da tuttu diye 10 senedir Arka Sokaklar’ı yaptı ama şimdi Çağan Irmak, Timur Savcı, Şükrü Avşar var Pastel Film Yaşar İrvül bizim dönemimizden kalan insanlar isterseler isterler ama istemiyorlar herhalde.

Biz sizin Boğaziçi Şarkısı filminizi izledik, orada buram buram İstanbul var ve siz de şarkı söylüyorsunuz bol bol, o şarkıları siz kendinimiz mi seslendirdiniz?

Hayır ben seslendirmedim ama keşke seslendirsem daha iyi olurmuş. Biliyorsunuz bir dönem Türk Sineması duraklama dönemine girdi. O sırada biz de kendimizi sahnelere attık. Bir tek Türkan Hanım sahneye çıkmadı zannediyorum. Ben de çıktım. Ruhi Su’dan 1 seneye yakın şan dersleri aldım ama türkü ile sahne aldım. Binali Selman, Nejat Buhara gibi Türk Halk Müziği’nin en iyi saz ustalarıyla 'Kışlalar Doldu Bugün' isimli uzun havayı söyledim. Sonra dediler ki bana sen çok Avrupai bir tipsin bu tarz işler yapsan gibi söyleyenler oldu, sonra sazlardan vazgeçtik bana bütün orkestralar çaldı, Moğollar çaldı, Üstün Poyrazset çaldı, Durul çaldı, ve ismini bilmediğim birçok genç müzisyen çaldı. Halk Müziği’ni Batı enstrümanlarıyla harmanladık, iyiydi ama ben sinemacıyım dedim, şarkıcı değilim diye döndüm ama keşke devam etseymişim, daha iyi olabilirmiş. Müziği de çok seviyorum kendi tarz müziğimizi seviyorum yorumu benden olmalı. O Ses Türkiye’de Dodan Özer diye bir çocuk var tarzım ona benziyordu.


Sizin albümlerinizi bulabilir miyiz peki piyasada o zaman?

Yok ki albümüm, işte o zaman bir tane plak yaptım müthiş bir kadroyla çalıştık. Ali Kocatepe, Bülent Özveren, Esin Engin. O dönem stüdyoya girmemişim girdik çıktık, -Oldu- dediler. Satamadı tabi plak. Ali bana o dönem bir şarkı yazmıştı, 'Bay Fakir Bir Gün Zengin' oldu diye Fransız şansonları gibi bir şey yazmıştı halbuki Sabahattin Ali’nin arşivinden ne güzel şeyler çıkarttılar. 'Benim Meskenim Dağlar’ı yaptılar. Benim tarzım o tarzdı. O tarz bir albüm yapsak şimdi Türkiye’nin halk müziği şarkılarını kendi yorumuyla söyleyen değişik bir şarkıcısı olabilirdim. Nasip kısmet tabi her şey. Sesim benim iyiydi, Esin sesimi beğenirdi, 2.5, 3 oktav çıkabiliyordum. Bir daha dünyaya gelirsem sanattan kopmayacağım, müzikçi olacağım.

İnanıyor musunuz reenkarnasyona?

İnanmak istiyorum. Dünya’ya bir daha gelsek fena olmazdı.

Biraz eski İstanbul’dan bahsedersek sizinle ilk konuşmamızda çalışmaktan, setten sete koşturmaktan İstanbul’un tadını çıkaramadık demiştiniz, Boğaziçi Şarkısı tam bir İstanbul Belgeseli gibi, şimdi nasıl buluyorsunuz şehri?

Dediğim kadar var değil mi o film, Haydarpaşa’dan başladık ne Piyer Loti’si kalıyor, ne Galata Köprüsü kalıyor, ne Dolmabahçe’si kalıyor her yeri gezdik o filmde. İstanbul benim aşık olduğum bir şehirdi demek daha yerinde olur. Bundan 50 yıl önce İstanbul’a ilk geldiğimde Yarabbim bu ne güzel bir şehir diyordum, her köşesine böyle bakıyordum, öyle romantik duygular veriyordu ki bana. Boğaz’ın görüntüsü, Anadolu Yakası’nın görüntüsü, karşı tarafın yeşilinin görüntüsü muhteşemdi.

İSTANBUL'UMUZU MAHVETTİLER

Selda Hanım, ilk eviniz neredeydi, İstanbul’da oturduğunuz evlerden bahseder misiniz bize biraz?

O zamanlar Teşvikiye’de oturuyorduk. Ormanda en ufak bir açıklık görsek bana çok kötü gelirdi eyvah eyvah ağaç kesmişler diye, şimdi ne o ağaçlar kaldı ne o eski İstanbul kaldı. Her şey çıkar ve ranta dönüştü. İstanbul’umuzu mahvettiler. Ne silüeti, ne havası ne de insanları kaldı artık İstanbul’un. Beyoğlu’nun o eski hali eski nezahati, insanların o eski davranış biçimleri.. hatta aramızda espiri konusudur eski hanımefendiler kendi aralarında konuşurken “Geliyoruum efendim” şeklinde konuşurlarmış aman bizi İstanbullu sansınlar diye “Geliyoruum şekerim” diyerek.

Aslen Konyalı’sınız hiç yaşadınız mı Konya’da?

Doğum yeri Konya benim. 3 yaşına kadar yaşamışım orada. Ben Mevlana’dan adaklı doğmuşum öyle derdi rahmetli annem. Konya’ya ilk tayin olduğunda babamlar ev tutmuşlar işte ev temizleniyor daha yataklar kurulmamış, o gece annem rüyasında, uzun boylu yeşil cübbeli sarıklı sakallı birini görüyor, annem uyanıyor tabi müthiş bir heyecanla, anlayamıyor nedir kimdir, sabah ev sahibine soruyorlar anlatıyorlar rüyayı. Ev sahibi “Kızım diyor sen Mevlana’yı görmüşsün rüyanda hemen kalk türbesine ziyarete git, sana çok büyük bir iyiliği dokunacak” diye söylüyor ama annem gidemiyor ilk etapta. İşe güce dalıyor unutuyor, o zaman da ablam Mualla Alkor 17, abim 15 yaşında. Sonra bu sefer rüyasında Mevlana’nın türbesini görüyor çok tuhaf oluyor. Hemen gidiyor bir de bakıyor ki türbe rüyasında gördüğünün aynısı, orada Allah’a dua ediyor eve geliyor. Sonra işte bana hamile olduğu anlaşılıyor, 36 yaşında o dönemde beni aldırmak istiyor ilk anlarda. O zamanlar annemi muayene eden gayrimüslim bir doktorun “Kızım sen bunu aldırma, belki ahir ömründe bir kız doğuracaksın rahat edeceksin” diyor annem tabi çok utanıyor ve beni doğurmaya karar veriyor. Doğum anımda da bir ebe var doğum yaptıran şimdiki gibi tam teşekküllü hastaneler yok, kadın da sinemadaymış kaldırıp getiriyorlar kadını, bekleselermiş iyiymiş sinemanın çıkışından çok sonra ben doğmuşum.

ÇİÇEKÇİ KIZI OYNADIM ÇİÇEKÇİ KIZ İLE TANINDIM

Konya’daki evimiz ahşap bir ev. 19 Mayıs İlkokulu’nun karşısında bir ev, göbeğimi de o okulun bahçesine gömmüşler. Ben hep şunu söylerim, sinema hayatım ebeyle başladı. Ben ilkokulda inanılmaz bir öğrenciydim, her taşın altından ben çıkardım, inanılmaz bir şeydim, hep anneme derdim ki niye benim göbeğimi bir üniversitenin bahçesine gömmediniz?

Yaramazlığın dışında çok akıllı, çok zeki, bir ortaokul talebesi gibiydim. Okuldaki bütün sosyal etkinliklerde ben başroldeydim. Düşünün okulun 5. sınıflar için düzenlenen bitirme imtihanlarında ben ilkokul 3. sınıftayken bir müsamere var çiçekçi bir kızı oynuyorum sonra beni Çiçekçi Kız filmiyle Türkiye tanıdı. Sonra Manisa’ya geldik, Manisa’da babam bir ev tutmuştu, dere kenarında iki katlı, vadi içinde tek ev çok güzeldi. Orada hatırladığım kireç kuyusuna düşmüşüm Allah’tan soğutulmuş önceden içine girdim yandı tabi ayaklarım.

Babamın benim çığlığıma bornozla evden fırladığını hatırlıyorum. Sonra Manisa Karaköy’de yine iki katlı bir evde oturduk, o evde de bahçesinde bir çeşme var ben onunla oymayı çok severdim, bir gün bir ev yılanı ben oynarken gelmiş dibime kadar, beni izliyor bana zarar vermeyecek belki ama işte bizimkiler çok korkuyor. Ev sahibinin bir gelini vardı o tahtayla vurarak öldürmüş yılanı ama ben üzüldüm, yılan da olsa ölsün istemem, oradan da çıktık İzmir Caddesi diye bir yer var, yine iki katlı bir eve taşındık. O evin de merdivenleri vardı oraya çıkar geleni geçeni izlerdim. Babam çok prensipli bir adamdı, tertip düzeni vardı kendine göre, eve gelir pijama giymezdi, ev pantolonu vardı onu giyer, işte kendine ait tabakada sigarası, kendi küllüğü, kendi kahve fincanı, kendi su bardağı vardı. Kimse de benim dışında o bardaktan su içemezdi, son tekne kazıntısı olduğum için çok kıymetliydim. Yemekte bir küçük bardak rakısını içerdi, sonra sigarasını yakardı, kahvesini içerdi, yalnız çorap giymez terlikle gezerdi çünkü polis olduğu için akşama kadar ayaklar havasız, ayakkabı içinde ayakların hava alması lazım derdi. 


BABAM EFSANE OLDU FİLMİ ÇEKİLDİ

Kahraman da bir polisti, İstanbul’un kurtuluşu döneminde bir çete var herkesi haraca kesmiş, 22 cana kıymış Hrisantos diye biri, bunu öldürüyor. Babam olayla ilgili spekülasyonlar çıkınca bir kitap yazmış, müthiş bir hikaye neticede sonra bunun filmi çekildi “İstanbul Kan Ağlarken” adı rahmetli Muzaffer Tema babamı oynadı ama arşivlerde yok o film. Muzaffer Tema babamı oynadı sonra ben yıllar sonra sinemaya girdim ikinci filmimde kocamı oynadı, böyle bir tesadüf olabilir mi? O evimiz de bizim çok sevdiğim bir mahallede çok sevdiğim bir evdi. 2 katlıydı, bir sürü arkadaşım vardı sürekli sokakta oynardım, babamın geldiğini görünce hemen eve girer, babamın terliklerini çevirir 'Babacım babacım' diye etrafında dolanırdım, bana çok kızardı çünkü. Sonra Manisa’nın İzmir caddesine ilk apartman Gediz Apartmanı yapıldı. 3 katlı 8 daireli terası olan bir apartman yapıldı. O terasa herkes çamaşırlarını asardı, çamaşırlar güneşte kururdu çok güzeldi, terasa tüm mahalleli tarhanalarını sererdi, birbirlerine verirlerdi, birinin evinde bir şey yapılsa diğerine verilirdi inanılmaz bir komşuluk vardı, Ramazanlarda sahur yemeği apartmanda birlikte yenirdi, ben herkesi kaldırırdım çünkü herkes bir yemek getirirdi sofra şenlenirdi ben sevebileceğim bir yemeği seçerdim.

AİLEMDEN SADECE BEN KALDIM

Babam emekli olmuştu bir dükkan açmıştı çikolata da satardı akşam olunca gelirken elinde çubuk çikolatalar olurdu mahallenin çocuklarına dağıtırdı. Annem ve babam rahmetli olduktan sonra İstanbul’a taşındık. Ablam evliydi onların alt katında boş bir daireleri vardı Teşvikiye Kalıpçı Sokak’ta. Eniştemle kardeşlerinin birlikte yaptığı bir apartmandı, en büyük özelliği eniştemler en üst katını annelerine yapmıştı çok geniş bir terası vardı, Hepimiz oraya toplanırdık, Boğaz görünürdü, Anadolu Yakası görünürdü. Yemekler yenirdi, aile üyeleri bir araya gelirdi. Ablam çok güzel bir kadındı çok da güzel sesi vardı hatta o kadar güzel ki sesi annem Manisa’dan telefon açar 'Hadi kızım bir şarkı söyle' der telefonda şarkı söyletirdi annem dinler ağlardı, onlar şarkı söylerken ben de araya girmek isterdim, abim bana fırsat vermezdi karga gibi sesin var derdi, yıllar sonra şarkı söyleyip para kazanınca 'Bak abi dedim, senin karga sesli kardeşin şimdi şarkı söylüyor hem de para kazanıyor'. Abim, ne diyorsun sen gibilerinden 'İyi tamam' dedi.

Şimdi ne yapıyorlar ablanız abiniz?

Onlar şimdi yoklar hepsi vefat etti, ablam öldü, abim öldü, yengem öldü, eniştem öldü, benim şu anda kendi kanımdan yaşayan hiçkimsem yok, yalnız kaldım.

Çocuklarınız?

Benim hiç çocuğum olmadı, vermedi Rabbim bana, sana çocuk vermiyorum ama öyle bir meslek veriyorum ki bol bol çocuğun olacak, torunun olacak.

Evlat almayı düşündünüz mü?

Onu ben ilk dönemlerde istedim ama eşim istemedi, eşime söylemiştim ama bizim çocuğumuz olmayacak diye kabullendi, tedavi gördüm, hormon tedavisi görenlerin kansere yakalanma ihtimali vardı. Bugüne kadar öyle geldik ama ben çoğu arkadaşımın çocuklarını görüyorum çok hayırsızlar, bazen diyorum Allah’ım vermedinse vardır bunun da bir sebebi, ilk zamanlar çok istedim niye olmuyor, neden diye sordum belki mesleğimle ilgili olabilir hep birilerinin annesi olmuştum işimde, sonra aramadım hiç çocuğun eksikliğini. Bu yaşıma geldim tek başımayım, eşimin ailesi var ama ben kimseden bir şey beklemedim kendi annemden babamdan bir şey beklemedim. Bu dünyaya geldim gideceğim, ne kimse benim doğumuma mani olabilirdi ne de ölümüme engel olabilir, yalnız geldik bu dünyaya yalnız gideceğiz.

Allah hepimize iyi ölümler versin. Ablacım melek gibi kaydı gitti elimizden, melek gibiydi. İnsanlar ölünce ağırlaşıyor, ablama bakan bir kadın vardı onun elinde kanepede vefat etmiş. Ablam benden 17 yaş büyüktü ama onunla öyle bir ana kız muhabbeti yaşamadık, daha çok ben onun annesiymişim gibi oldu, ondan çok ben ona annelik yaptım. Helal olsun, hakikaten ona bir anne gibi baktım, son dönem eniştem vefat etmişti, ekonomik açıdan çok şanslı değildiler, eniştem çok dürüst bir insandı, subay emeklisiydi kendi yağlarında kavrulan insanlardı. O dünya güzeli kadın kaç yaşındaydı hala çok güzeldi, kaydı gitti. Biz insanlara Allah her şeyi bir arada vermiyor. Hem en güzel olacaksın hem en şanslı olacaksın vermiyor.


İLK EVİMİ ŞİŞLİ'DE ALDIM

İlk evimi 150 bin liraya Şişli’de aldım

İstanbul’da oyuncu olunca tabi o dönem abim istemedi karşı çıktı, ben kararlı durunca 3 sene konuşmadı benimle. Ses Dergisi’ne fotoğrafımı göndermiştim rahmetli Çetin Emeç Yazı İşleri Müdürü olarak çalışıyordu dergide. Ben oyuncu olup olmamakta kararsız kalmıştım, korkuyordum 18 yaşındaydım, rahmetli Çetin Emeç bana, “Kızım senin gibi birine Türk Sineması’nda çok ihtiyaç var, gir, bak, oyna baktın beğenmedin çıkar gidersin, kimse sana silah zoruyla oyuncu ol demiyor” diye konuştu.

O konuşma benim mesleğe girmem için çok rahatlatıcı ve etkili oldu. Abimin baskısı sonucu halamın yanına taşınmak zorunda kaldım. 102 yaşında öldü o da Ali Sami Yen’in hanımıydı. Teşvikiye Camii’nin tam karşısında İspilandit Palas 4. kat, en üstün altı, müthiş bir yer, inanılmaz bir evdi, demir asansörlü açıktı etrafı, çok haşmetliydi, kocaman bir salon, arkada kocaman yatak odaları, çok geniş bir terası vardı oraya hasır koltuklar koymuştuk, otururduk orada ta Küçükçiflik’ten Hamiyet ve Müzeyyen Senar’ın sesi gelirdi onu dinlerdik anlatamam yani oraya yerleştim.

Sene 1966 yılıydı, 180 bin liraya gitti orası satıldığı için oradan çıktık, almak istemiştim ama param olmadığı için alamamıştım. Vali Konağı Caddesi’nde Eser Apartmanı diye bir apartman eski bir AP milletvekilinin dairesine taşındım, orası da çok güzeldi çok geniş salonu vardı, salonun arka tarafında bir bölümü vardı orayı kitaplık yapmıştım. Orası da satıldı yine param olmadığı için çok istediğim halde satın alamamıştım. Sonra oradan çıktık, Cihat’la flört ediyordum, halamla oturuyorduk, Cihat ile tanışınca halam ayrı bir eve çıktı. 1968 senesinde Şişli’nin göbeğinde 150 bin liraya bir daire, ilk evim olacak yeri aldım. En üst kat, 90 metrekare, ortada bir salonu var arkada yatak odasından bozma iki odası var, banyosu mutfağı var, neler yaşadık orada, nasıl güzel bir yer.

SOYADIM APARTMANA VERİLDİ

Cihat’ın talebe arkadaşları vardı onlar gelirdi, ben partiler verirdim, Cihat’ın bütün basketbol arkadaşları, çok eğlenirdik, çok güzel günler geçirdik. 1972 yılına kadar orada yaşadık. Sonra Levent’te bir daire aldım. Selahattin Aksoy diye bir abimiz vardı, Allah rahmet eylesin. Selahattin abi bütün oraları satın almıştı yığma yapmış metrekaresi 3 liradan 5 liradan satıyordu. Bütün evleri de taksitle verdi, benim bir tarafım Murat Apartmanı, Salim Dündar oturuyor, Yılmaz Güney’in dairesi var, karşımda ablası Tülay'la Zerrin Özer oturuyor, onun üstünde bayan bacak olarak bilinen Serpil Örümcer, onun üstünde Mustafa Sağyaşar, onun üstünde Orhan Boran, onun yanında Tuna Apartmanı, Sevim Tuna oturuyor, benim oturduğum apartmanda tek oyuncu benim apartmanın da adı Alkor Apartmanı.

Rahmetli Selahattin abi bir gün çağırdı beni, apartmana senin adını verdim dedi, ben nasıl ağlıyorum. O apartman hala duruyor ama benim değil. Selahattin abi, ‘Kızım şuradan almışken iki daire al sana para soran mı var oldukça verirsin’ demişti nurlar içinde yatsın. Borç yapmaktan korktum alamadım, 100 bin liram vardı kalanı 5 lira 10 lira oldukça verdim, 200 bin lirayı. Şimdi pastaneden bir kilo pasta alıyorsun, nasıl kızıyorum bu parayı vaktinde kazanmak için neler çektim diye.

Çok oturdum orada 22 yıl oturdum, hatta rahmetli Savaş Dinçel üst katımızı alacaktı, Müjdat Gezen beni telefonla aradı, Savaş senin apartmandan daire alacak nasıl diye sordu, ben de  'Apartman benim değil, yıllardır oturuyorum bir sorun yaşamadım' diye söyleyince Savaş aldı üst katı, şimdi eşi ve oğlu oturuyor. Sonra uzun çalışmalar ve didinmeler neticesinde Zekeriyaköy’deki yeri aldık.


ONLARA HER FENALIĞI YAPABİLİRİM

Zekeriyaköy’de yaşam bizim için zordu

Zekeriyaköy’deki ev herkesin hayal edebileceği, arzu edebileceği bir evdi. Çok güzel bahçesi vardı, havuzu vardı, meyve ağaçları vardı, sonra buradaki evi almak için orayı sattık. Hayat çok zordu orada evin en alt katında yardımcılarımız vardı, temizliğe başlayınca iş 3 gün sürerdi, şimdiki gibi doğalgaz yok, şehire uzak, her şeyi kendin yapmak zorundasın. Orada doğan bir insan olacaksın her şeyi yapabilecek, kendin yapabileceksin.

Ben hayatımda hiçbir şeye özenmedim. Özendiğim tek şey böyle istediğini istediği kadar yiyip yiyip kilo almayan insanlar. Çok kızıyorum yani her fenalığı yapabilirim onlara. Zekeriyaköy’de de çok güzel günlerimiz geçti, meyve ağaçlrının meyvesinden reçeller yaptık, bir sürü partiler verdim orada ama yalnız kaldık.

Eşim her sabah 6’da kalkıp Anadolu Yakası’ndaki işine gitti geldi. O evde ya yazar olacaksın ya ressam olacaksın. İstediğini üretebilirsin. Ben yazmak istedim ama yazamadım, kendi hayatımı yazmak yerine roman yazabilirdim belki ölmeden bir kitap yazarım bilmiyorum. Zaten hayatın kendisi bir roman değil mi? İnsanları çağırıyorum partiler verdim ama kimse beni davet etmiyor çünkü insanların işine gelmiyor davet vermek. Şimdi Levent’teki dairemizde yaşıyoruz. Evde bir yardımcımız var. Yardımcı demiyorum ona ben Türkmen, çok da güzel zeki, akıllı bir kızımız.

İSTANBUL'DA KONUT FİYATLARI ÇOK YÜKSEK

İstanbul’daki konut projelerini ve fiyatları takip ediyor musunuz?

Yani ben etrafımda yeni yapılan yerlere bakıyorum işte Zorlu Center, Nispetiye 10 projelerinin fiyatlarını biliyorum. Rezidans fiyatlarını biliyorum şimdi Çiftçiler yaptı yani öyle böyle değil fiyatlar, trilyonlarla ifade ediliyor. Rakamlar inanılmaz boyutta şaşkınlıktan çenem düşüyor benim. Bu paralar öyle çalışılarak kazanılacak rakamlar değil, düşünün 100’e yakın filmde başrol oynamışım, bir ömür harcamışım bir tane dairem var. Nedir bu fiyatlar anlamıyorum, nedir bu kardeşim hem şehrin canına okudular hem de inanılmaz fiyatlara satıyorlar. Bir stüdyoyu 1.5 milyona satıyorlar Zorlu Center’da. Duyduğum zaman böyle kalıyorum.

Acun herkese yardımcı oluyor

Acun Ilıcalı’nın varmış orada Zorlu Center’da rezidansı, ama benim o çocuk için düşüncem herkese yardımcı oluyor. Yarışmalarında ya da programlarında olan tüm çocuklar onun himayesi altında. Çalışan insana ben versin diyorum Allah.


Peki sizin çok paranız olsa verir miydiniz o paraları rezidansa?

Vermem. O parayı o rezidanslara vermem, gene böyle bir evde otururum ne gerek var, insana 1 metre yatak da yeter 2 metre de. Ne yaparım evimin bakımları gelince onları yaptırırım. Hiçbir zaman gayrimenkul zengini olmayı düşünmedim. Çocuğum da olmadığı için hiç öyle bir hayalim olmadı. Çok param olsaydı hayvancıklara çok özel ve güzel barınaklar tesis ederdim bir de huzurevleri ama tabi huzurevi denmezdi mutluluk evi olurdu. Evimde jakuzi vardı onu çıkarttım yerine duşakabin yaptırdım, artık yaşımız ilerledi kendime pratik ve ideal olanı tercih ediyorum. Hiç hayatımda evler saraylar olsun istemedim, gözlerimi öyle bir evde açsaydım belki devamında böyle bir talebim olabilirdi ama ben içinde sevgi, huzur bulabileceğim bir yerim istiyorum. Bu bana yeter.

Metroyu kullanıyorum

Hayatımdan artık arabamı da satarak çıkardım çünkü şehir çok kalabalık mümkün değil bir yerden bir yere arabayla gitmek. Metroyu kullanıyorum çok da rahat. Herkes saygılı, kibar yer veriyor, Selda Alkor olduğum için değil yaşlı olduğum için. Size bakıyor keyif alıyorlar, bazen onlar benim gözümün içine bakıyor ben de onlarınkine bakıyorum, gülüşüyoruz. Neticede ben onlar sayesinde Selda Alkor oldum. Ben insanları severim ama insanları severim. Hayvanlara eziyet edenleri değil, insan olanı severim.

Magazini zorlasam şimdi herkes bizi bilirdi

Ben magazini zorlasam, gündemde kalmak için sürekli bir şeyler yapsam şimdiki nesil bizi daha iyi tanıyabilir ama magazini zorlamadım. O dönemde daha çok ticari filmlerde oynadım. Sinemada ismini bildiğiniz kadın sanatçıların arkasında hep bir yapımcıları vardı. Özel film dendiğinde özel kadınların arkasında hep bir özel adam vardı. İşte Türkan Hanım’ın arkasında Rüçhan Bey var, Fatma Girik’in arkasında Memduh Ün Bey, Filiz Akın’ın arkasında Türker İnanoğlu Bey var, Hülya Hanım’ın arkasında Erman Film var. Ben “Senede Bir Gün” filminde başrolü Türkan Şoray rahatsız diye aldım ve Türkiye’de çok büyük ses getirdi oyunculuğum. Kendimi bu saydığımız isimlerin arasına koydurdum, kalitemi kanıtladım. Çok iyi oldu teşekkür borçluyum Türkan Hanım’a. O filmle Türkiye’de kıyameti koparmıştım. 

RÖPORTAJ: Sümeyra KIRCA-Mehmet AKSEL/projemlak





YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Türkiye'de sadece Sivas'da bulunuyor
Türkiye'de sadece Sivas'da bulunuyor
İzmir'e yeni Havalimanı-Karabağlar-Halkapınar metro hattı
İzmir'e yeni Havalimanı-Karabağlar-Halkapınar metro hattı